why cant you make me believe! because i extraordinarily sense it.
sana inanmıyorum. seni biliyorum ve yaptıklarını yapacaklarına varsayıyorum. 
“genelgeçerlilik” hepimizin müzdarip olduğu bir durum. zamanında adorno’nun tüm kargaların siyah olma ihtimalinin yüksekliği olsa dahi, bu tüm kargaları siyah kılmaz varsayımından yola çıkarak, inanmak da istemiyorum ama genel-geçerlilikten de geri kalmıyorum. dün yaptığını bugün, bugün yaptığını yarın da yapacaksın. seni biliyorum sanıyorum ve beni şaşırtmıyorsun. çünkü aslında kendini de şaşırtamıyorsun bu esaretliğin içinde. sana kalsa özgürsün, bana kalsa detonesin.
velhasıl gelelim konumuza. evren dediğimiz muazzamlığın içinde yaklaşık 29 senedir seyahat ediyorum. ne yazık ki demeyeceğim, çünkü kendisi aslen müthiş bir gezegen olsa da insan ırkı tarafından ele geçirilmişliğiyle ve gündelik yaşantısıyla kafamı bozduğundan, dünyaya iyimser gözlerle bakamıyorum.  yine de, zekasıyla, matematiğinden geometresiyle epey bakış açısına imkan tanımış olan güzide mavili gezegen dünyadayım. yakın zamanda en dert yandığım farkına varışım, sıfatlar ve insanın tanımlama hali. sıfatlardan başlıyorum. zira, dilim itibariyle pek çoğunuzu yazının şu aşamasına gelmeden kaybetmiş olsam da güzel/çirkin olduğunu çok sallamadığın bir metne el atmış durumdayım.
sıfatlar, yani bir şeyin niteliklerini belirleyen tanımlamalar. güzeliyle, çirkiniyle, ıslağıyla kurusuyla, anlamıyla anlamsızıyla aslında hepimizin götünden salladığı tamamen kişisel fikirler ve görüngüler uğruna feda ettiğimiz varoluşumuz. kullandığımız deterjanın kokusundan, kozmetik arayışımıza, moda tutukusundan, güzelle çirkini ayırma sevdamıza bizi biz yapamayan sıfatlar. misal, çirkinleri sevmeyişimiz, misal gökyüzünü mavi, suyu saydam görünce resimleyip paylaşmamız, misal, zengini fakiri ayrı düşürüşümüz aslında bu sıfat takıntımızdan geliyor. bir şeyi onaylama tutkumuz had safhada. hatta bırak onaylamayı, fikir beyan etmedikçe anlam kazanamayan diyologların kurbanıyız. şöyle ki, seni sen yapanları dijital ortamda paylaşmaktan, bunalara beğeni kazanma yarışına girmekten pekala zevk alıyorsun. yüksek not aldığında öğretmeninin gözlerine bakışındaki zevk de aynıydı, iyi bir seksin sonunda sana sarılmasını beklediğin sevgilinden alacağın ya da almayı umduğun zevk de. kısacası, onaylanmadıkça artmayan bir tat. beğeni toplamadıkça tekrar edilmeyen davranışın basit organizmasıyız. bu yüzden anlattıkça anlatıyor, sundukça sunuyor, gösterdikçe gösteriyoruz. pek güzel, hiç sorun yok bu durumda. gayet insana yakışır bir durum. yine de, kendini pazarlamayan, sunmayan, anlatmayan, buna da gerek duymayanları meraka sevk ediyor beni bu. sosyalini dijitalinden gerçeğine yöneten, sevdiğini elinden tutup gezdiren, ruhunu tanımayıp süsleyen bizlerin neye ihtiyacı olduğu konusundaki belirgin olmayan halden pek de çıkabilmeyene uzaktan bakmak isterim.
misal yarın sen işe gidiceksin. mailını açacaksın. yine gelmemiş beklediğin mail değil mi? bloguna bakacaksın ve hepimiz gibi yeni yoruma sevinecek kadar ihtiyaç halindesin. okuduğun kitabın kapak resmini bulup paylaşacaksın. arayacaksın. neyi? senin sevdiğini seven, senin sıfatlarına sahip çıkanı. 
ha bir gün gelip de, sana gerçek senden ulaşan seni bulana kadar da kurcalayacaksın. 35 olacaksın. çocukların olacak. onlara da anlatacaksın böyle olması gerektiğini. biri de çıkıp, aslında gecenin köründe aç ve sussuz, ıssız ve çaresiz bir ormanda korku dolu bir an yaşarken aldığın zevkten bahsetmeyecek. iyi bir parfüm sıktığında sana yanaşanlardan, içkinin güzelini içtiğinde eşlik edenlerden, sustuğundan senden kaçanlardan söz edecek. o zaman biliyorum ki, sen de yaşadıkça anlayacaksın. aslında çoğunluğun manasızlıktan boka sardığını, hayatın güzelliğini bazen hiç dokunmadığın bir çiçeğin kadifemsi yaprağında bulduğunu anlayacaksın. o zaman, aşkı az çok anlar gibi olursun belki ve hayatın aslında insanlardan ibaret olmadığını ve hiçbir şeyin aslında seninle bir alakası olmadığını. harmoniyi bulmak için yürüdüğünü ve bulduğunda da herşeyi terketmeye hazır olduğunu.

why cant you make me believe! because i extraordinarily sense it.

sana inanmıyorum. seni biliyorum ve yaptıklarını yapacaklarına varsayıyorum. 

“genelgeçerlilik” hepimizin müzdarip olduğu bir durum. zamanında adorno’nun tüm kargaların siyah olma ihtimalinin yüksekliği olsa dahi, bu tüm kargaları siyah kılmaz varsayımından yola çıkarak, inanmak da istemiyorum ama genel-geçerlilikten de geri kalmıyorum. dün yaptığını bugün, bugün yaptığını yarın da yapacaksın. seni biliyorum sanıyorum ve beni şaşırtmıyorsun. çünkü aslında kendini de şaşırtamıyorsun bu esaretliğin içinde. sana kalsa özgürsün, bana kalsa detonesin.

velhasıl gelelim konumuza. evren dediğimiz muazzamlığın içinde yaklaşık 29 senedir seyahat ediyorum. ne yazık ki demeyeceğim, çünkü kendisi aslen müthiş bir gezegen olsa da insan ırkı tarafından ele geçirilmişliğiyle ve gündelik yaşantısıyla kafamı bozduğundan, dünyaya iyimser gözlerle bakamıyorum.  yine de, zekasıyla, matematiğinden geometresiyle epey bakış açısına imkan tanımış olan güzide mavili gezegen dünyadayım. yakın zamanda en dert yandığım farkına varışım, sıfatlar ve insanın tanımlama hali. sıfatlardan başlıyorum. zira, dilim itibariyle pek çoğunuzu yazının şu aşamasına gelmeden kaybetmiş olsam da güzel/çirkin olduğunu çok sallamadığın bir metne el atmış durumdayım.

sıfatlar, yani bir şeyin niteliklerini belirleyen tanımlamalar. güzeliyle, çirkiniyle, ıslağıyla kurusuyla, anlamıyla anlamsızıyla aslında hepimizin götünden salladığı tamamen kişisel fikirler ve görüngüler uğruna feda ettiğimiz varoluşumuz. kullandığımız deterjanın kokusundan, kozmetik arayışımıza, moda tutukusundan, güzelle çirkini ayırma sevdamıza bizi biz yapamayan sıfatlar. misal, çirkinleri sevmeyişimiz, misal gökyüzünü mavi, suyu saydam görünce resimleyip paylaşmamız, misal, zengini fakiri ayrı düşürüşümüz aslında bu sıfat takıntımızdan geliyor. bir şeyi onaylama tutkumuz had safhada. hatta bırak onaylamayı, fikir beyan etmedikçe anlam kazanamayan diyologların kurbanıyız. şöyle ki, seni sen yapanları dijital ortamda paylaşmaktan, bunalara beğeni kazanma yarışına girmekten pekala zevk alıyorsun. yüksek not aldığında öğretmeninin gözlerine bakışındaki zevk de aynıydı, iyi bir seksin sonunda sana sarılmasını beklediğin sevgilinden alacağın ya da almayı umduğun zevk de. kısacası, onaylanmadıkça artmayan bir tat. beğeni toplamadıkça tekrar edilmeyen davranışın basit organizmasıyız. bu yüzden anlattıkça anlatıyor, sundukça sunuyor, gösterdikçe gösteriyoruz. pek güzel, hiç sorun yok bu durumda. gayet insana yakışır bir durum. yine de, kendini pazarlamayan, sunmayan, anlatmayan, buna da gerek duymayanları meraka sevk ediyor beni bu. sosyalini dijitalinden gerçeğine yöneten, sevdiğini elinden tutup gezdiren, ruhunu tanımayıp süsleyen bizlerin neye ihtiyacı olduğu konusundaki belirgin olmayan halden pek de çıkabilmeyene uzaktan bakmak isterim.

misal yarın sen işe gidiceksin. mailını açacaksın. yine gelmemiş beklediğin mail değil mi? bloguna bakacaksın ve hepimiz gibi yeni yoruma sevinecek kadar ihtiyaç halindesin. okuduğun kitabın kapak resmini bulup paylaşacaksın. arayacaksın. neyi? senin sevdiğini seven, senin sıfatlarına sahip çıkanı. 

ha bir gün gelip de, sana gerçek senden ulaşan seni bulana kadar da kurcalayacaksın. 35 olacaksın. çocukların olacak. onlara da anlatacaksın böyle olması gerektiğini. biri de çıkıp, aslında gecenin köründe aç ve sussuz, ıssız ve çaresiz bir ormanda korku dolu bir an yaşarken aldığın zevkten bahsetmeyecek. iyi bir parfüm sıktığında sana yanaşanlardan, içkinin güzelini içtiğinde eşlik edenlerden, sustuğundan senden kaçanlardan söz edecek. o zaman biliyorum ki, sen de yaşadıkça anlayacaksın. aslında çoğunluğun manasızlıktan boka sardığını, hayatın güzelliğini bazen hiç dokunmadığın bir çiçeğin kadifemsi yaprağında bulduğunu anlayacaksın. o zaman, aşkı az çok anlar gibi olursun belki ve hayatın aslında insanlardan ibaret olmadığını ve hiçbir şeyin aslında seninle bir alakası olmadığını. harmoniyi bulmak için yürüdüğünü ve bulduğunda da herşeyi terketmeye hazır olduğunu.

  1. leggerezza reblogged this from datafobik
  2. datafobik posted this
blog comments powered by Disqus
Comments